Cuma, Aralık 26

Nar mi? O da ne? iPhone'dur o, yaniliyorsun!



Teknoloji geekleri bilirler, teknolojinin boku palanganin icadiyla cikti. Heh, degil tabii, kandirdim sizi! Ama sanirim su günlerde, hayatimda ilk defa teknolojinin boku cikmisligini idrak etmekteyim.
Sene 2007 idi, duydum ki bir alet yapmis Apple, iPhone'un telefonsuz hali temelde, iPod Touch adinda, bildigin MP3 Player aslinda ama internete giriyor, touch screen falan, dokunup mincikliyorsun sürekli, hem akilli hem seksi! Aldik, uzun bir yolculuktan sonra evimize geldi, hayatimiza girdi. Kisa bir sürede ailedeki herkesin sevgisini kazandi. Anneannem bile sevmis gözüküyordu. Üstelik o zamanlar bu 8gb'lik dokunmatik yaratigin potansiyelinden haberdar bile degildik. -Isteyenler, skolastik düsüncedeki "Akt und Potenz" olayina da girebilirler, inceleyebilirler nedir ne degildir.(iPod Touch'dan bahsetmiyor tabii Aristo. Öyle mi sandiniz? Daha neler!) -
Aletin icinde bir senedir sakli duran potansiyel, iki gün önce aciga cikti. Iyi haber; artik isin cilki cikmis(iyi anlamda ama), akliniza gelebilecek her türlü sey icin gerekli ve gereksiz olmak üzere application cikartmis developer geekler. Kötü haber; yeni bir haber degil bu, ben yeni yeni takip etmeye basladim. Birakin applicationi falan, updateleri bile yapmiyordum ben adam gibi.
Bu application cilginligina girdikce, isin icinden cikilamaz hale geldigini anladim. MP3 Player diye almistim oysa ben onu. Simdi neler neler yapiyor namussuz, bir bulasik yikamadigi kaldi! Onu yapan application da gelistirilirse, acik acik söylüyorum buradan; Amsterdam'a gidip evlenirim ben iPod'umla! Dünyada ilk defa, "Pazardan aldim bir tane, eve geldim bin tane. Nedir bu?" sorusu "iPod Touch/iPhone" diye cevaplanabiliyor sayin okurlar. Nar denen, artik bilmecelere bile konu olmaktan aciz meyvenin pabucu dama atildi.(Sevmem zaten ben hic.)
Simdi bunun icin bütün krediyi Apple'in almasina izin vermemek lazim tabii.(Evet, Ingilizce'den cevirdim oldugu gibi) Symbian ve Android sistemleriyle calisan her bir "cihaz"(Yazicioglu agziyla konusmak gerekirse), bu birbirinden sahane applicationlari destekleyebilmekte. T-Mobile getirse su G1'i de, kendi reviewlarimizi yazabilsek artik.
Kapanis konusmami yaparken, buradan iPhone'u olan tüm arkadaslarima ve G1 Android'i kullanmakta olan tüm dünyalilara* selamlarimi, sevgilerimi gönderiyorum. Son olarak, I think I'm in love with technology diyor ve esen günler diliyorum!

Özge Ergün, Dünyadan biHaber, Viyana

*Uzaylilari da dislamamak lazim tabii. Ama herhalde onlar icin Symbian'mis, Android'mis eski teknolojidir bunlar. Kullanan uzayli kalmadi diye duydum. Azinlik olduklari icin gözardi etmeyelim yine de, onlari da selamlayalim. Ama sayet o azinliga dahilseniz, bütün saygimi bir kenara iterek su soruyu da soruyorum size sayin Symbian/Android kullanicisi uzayli; cildirdin mi sen?! Pepsi** der ki, daha fazlasini iste! O zaman git ve daha fazlasini iste seni nalet yaratik!(Saka lan, severim sizi!)

**Pepsi, Dünya gezegeninde bir kola markasidir. "Pepsi der ki" diye girince cümleye, Odovari bir dünyali falan sanma yani. Hah, kola mi ne? Bosver, uzun hikaye. Niye icildigini hala kimse bilmiyor.

Çarşamba, Aralık 24





A Foggy Day (In London Town) söyle gider;

I was a stranger in the city
Out of town were the people I knew
I had that feeling of self-pity
What to do? What to do? What to do?

The outlook was decidedly blue
But as I walked through the foggy streets alone
It turned out to be the luckiest day I've known

A foggy day in London Town
Had me low and had me down
I viewed the morning with alarm
The British Museum had lost its charm
How long, I wondered, could this thing last
But the age of miracles hadn't passed,
For, suddenly, I saw you there
And through foggy London Town
The sun was shining everywhere

Benim durumumdan ayrildigi üc nokta var sadece. Ilki, sarki Londra'dan bahsetmekteyken, ben Viyana'dayim. Ikincisi, sarkida muhtemelen "you" ile kastedilen bir sevgilidir. Benim arayisinda oldugum "you" ise "Iste budur!" diyecegim müstakbel arkadasim, buralari katlanilir kilan insandir bir diger deyisle. Ücüncüsü (en önemlisi de bu kanimca), Dinah Washington sokakta yürür iken sisli gününde(buraya kadar uyuyor, Dinah Washington olmam disinda), o gün hayatinin en sansli günü haline geliyor. Bu gerceklesmedi benim icin henüz. Cümlenin sonundaki "henüz", hala bu beklentime dair ümidimi yitirmedigim anlamina geliyor. Ümidi yitirmemek gerekiyor zaten, degil mi?(Hayir, NLP geyiklerine falan girmeyecegim, telasa mahal yok!)

Belki yarin(yani bugün aslinda ama yine yatip kalkmadan önceki günü, ertesi günden saymamacalar) sokaga ciktigimda, sislerin arasindan "you" gözükür. Hayatimin en sansli günü olur. Üstelik Marion Black ne demis? Who knows what tomorrow will bring?

Yarini bekleyip görecegiz sanirim...

Edit: "Yarin"i da gördük, ondan sonraki günleri de...Hicbirisinde karsima cikmadi o "you" denen kisi. Istanbul'da gecirmekte oldugum su günlerimde tekrar anliyorum ki, o "you" hala Istanbul'da ve saniyorum o Istanbul'daki kisi, hep "you" olarak kalacak..--23.02.2009 01:06


Salı, Aralık 23

daldan dala

"daldan dala" diyince, aklima bir seyler geliyor. sanki bir vidyo, sanki bir sarki, remix. ama ne icin, kim icin? bunlardan emin degilim. ne oldugunu tam hatirlayamasam da, aklimin "türkiye gündemine dair hatirlananlar" köseciginde bir yerlerde, agzimda dalga gecilmislik ve sayica kücümsenemeyecek bir kitlede ülke gündemine oturmusluk tadi birakiyor. bütün bu hatirlamaz durumumu ifade etmek yerine, kadim dostum google'a "daldan dala" yazarak, tekrar hatirlatabilirdim kendime bunu. hafizami tazelerdim tuvalet aynasinda makyaj tazeler gibi...(nadir de olsa yapmisligim var simdi bu makyaj tazelemeyi, fikir olarak bir sekilde garip gelmesine ragmen) ama en can alici bilgiyi hatirliyorum "daldan dala" ile ilgili; olur da bir gün unutursan, hatirlama ihtiyaci cekilmeyecek kadar gereksiz bir sey oldugu! zaten nadiren unutmuslugundan memnun olur insan ve sahiden unutmak istediklerini de bir türlü unutamaz, bari bunu unutmusken hatirlamayayim tekrar. harddisk'te yer acilmistir belki bu sayede. unuttum ve bu nimetin, kiymetini bilmekteyim.

basliga uygun olmak adina, daldan dala atlayayim yine. (kafa karistirmasin, hala bu yazinin amacina deginmedim.) ülke gerceklerine dair unutmak istedigim pek cok sey var. örneklendirecek degilim burada, ne hafizam ve/veya bilgim yeter, ne ömrüm! sadece buradan tüm türkiye'ye, özellikle son zamanlarda cigrindan cikmiscasina ve suursuzca sacmalayan her bir bireye("devlet büyükleri" adi altindakilere "en milliyetcisinden osmanli tokadi" atmayi uygun görüyorum!) tek tek, utanmadan cekinmeden tokat atma istegimi dile getirecegim. ve "kendinize gelin artik be!" diye de bagirmak istiyorum. anlasilan, "insanlar" insanliklarina dair her degeri, "beyin"lerine ait her hücreyi yitirmis ve kendinden gecmiscesine akla mantiga sigmayacak cümleler sarf etmekteler fütursuzca. hala oldukca üzeri kapali konusmakta oldugumun farkindayim ama yine de hangi olay(lar) hakkinda konustugum ve bu mesajimin kim(ler)e gittigi acikligini sürdürüyor diye düsünüyorum. o kadar cok konustum ki son zamanlarda, beynimden gecirdim ki detaylica, icimdeki bütün kin kusmugunu su satirlara da dökmeye tahammül edebilecegimi zannetmiyorum. pilavdan döndüm sanmayin, kasigim kirilmasin henüz! yolun basindayiz daha...

yazinin amacina gelecek olur isek, daldan dala atlama sorunuma deginecegim. bu yazida ziyadesiyle örneklemis olmanin yani sira, aslinda sadece konusurken yapmiyorum bunu. hayatima dair her konuda yapmaktayim bunu. zaman zaman da tam tersi oluyor, bir seye gereginden fazla zaman harciyorum. bu da "bokunu cikartmak" ile ilgili sorunum ama buna baska bir yazida deginecegiz. yine alakali gördügüm "erteleme ve yumurtanin kapiya dayanmasini inatla bekleme sendromu"nu da bir baska yazimda konu etmeyi borc biliyorum sizlere. daha fazla heinrich böll üslubuna kacmadan, sadede gelelim...

daldan dala atlamaya dönüyoruz. maymun istahlilikla birinci dereceden kuzen olan bu sorun, gün gectikce daha da sik boy göstermeye basladi. mesela bugün farkettim ki, üzerinde ugrastigim isi sürekli degistirmem sonucu, en sonunda bir sey yapamaz hale gelmisim. cünkü odaklanma olmayinca, verimlilik de olmuyor tahmin edilecegi gibi. bu daldan dala atlama sendromu, yapacak isimin cok olmasindan midir("cok mesgulüm yahu!" mesaji yok burada, sadece kendimi mesgul etmek icin yaratabildigim secenek cok. yanlis anlasilmasin!), yoksa ilgimi cok cabuk yitirmemden midir henüz karar veremedim. karar verme asamamda bile daldan dala atlamaktayim hatta! neticeye bakacak olursak, en ufak seyin bitmesi haftalar aliyor zaman zaman. 3 haftadir evin tadilati ile mesgulüm sürekli. simdiye kadar yapabilmis olduklarim, aklimdaki fikirlerle kiyaslandiginda daha ise baslamamis gibi hissediyorum kendimi.

okuru tatmin etmek acisindan zorlama bir sonuca baglayacak degilim bu yaziyi. zaten sonuca baglayabilmis olsaydim, ya bu konu hakkinda bir sey yazmaya gerek duymazdim, ya da ibret hikayesi basligi altinda toplardim konuyu. halihazirda böyle bir sonuclandirma söz konusu degil. dolayisiyla noktalayarak bitirecek olsam da yazimi, icerik acisindan üc noktali olarak kalacak simdilik(belki de her zaman).

not: her bir günümün dogumu ve ölümü bu daldan dala atlamalar ile seyrededursun, yaziyi okur iken explosions in the sky'dan the birth and death of the day adli parcayi dinleyiverin...

daha da önemli not: olur da "daldan dala"nin neyin nesi oldugunu hatirlayanlardansaniz, lütfen yorum, e-mail vesaire atarak hatirlatmayiniz allah askina. birakin da tadini cikartayim!

Perşembe, Kasım 27

tam da...

"tam da.."larla baslayan cümlelerin sonu hep beklenenin aksine biter "tam da" kalibinin dogasi geregince. aslinda iki cesit "tam da" cümlesi mevcut. diger ceside ikinci paragrafta degineegiz. simdilik beklenenin aksine bitenlerindeyiz. "tam da dünyayi yok etmeye karar vermisken, dünyanin ne güzel bir yer oldugunu anladi.", "tam da kahve siparis edecekken, risotto yemeye karar verdi. ", "tam da ise gidecekken, telefon acip istifa etti."...hep bir vazgecme, fikir degistirme var bu tip 1 "tam da" cümlelerinde.
tip 2'ye bakacak olursak, farkli bir anlamin yüklenmis oldugunu görecegiz. tamamen alakasiz bir farklilik degil bu, yine ortak olduklari noktalar var anlam bakimindan. ama detayina inildiginde, daha cok zamana odaklidir tip 2. tip 1 ise zamandan ziyade, fikir degisimini, vazgecmeyi vurgular. "tam da siparis verecekken, garson düstü bayildi.", "tam da evlenecekken, müstakbel kocasi öldü.", "tam da cani sikilmisken, gülümseyen bir fil gördü" gibi örnekler verilebilir tip 2'ye.
ben demin tip 1'e örnek bir cümle kurdum hayatimda. hayatimda kurdum diyorum cünkü öyle sesli olarak kurdugum bir cümle degil bu. sayet bir film olsaydi yasadigim zaman, yaptiklarimi izleyen birisi hareketlerim su cümle ile özetlerdi; "tam da dislerini fircalayip yatmaya gidiyorken, bu gece uyumamaya karar verdi."
bu saatte bundan iyisi can sagligi, ruh sagligi, agiz ve dis sagligi vs. vs.......

Salı, Ekim 21

degdi.

Degmis bekledigime. Bekledigim kadar güzelmis "Achilles and the Tortoise"...
Itinayla ve israrla izleyiniz!

Çarşamba, Eylül 17

bu sehirde zaman görecelilik sinirlarini zorluyor. normal hizda gecmedi henüz hic. ya cok hizli geciyor, ya hic gecmiyor. en kötüsü de o! zaman kendi kendine zaten gecen giden bir sey, degil mi? yani zamanin gecmemesi icin, ekstradan durdurmak adina bir takim "gelismelerin" olmasi lazim. bu durumda, bahsettigim gelismeler, hic bir gelismenin olmamasi. sürekli bir bosluk. isin kötüsü, hicbir sey olmuyor da degil aslinda. bir takim isler, gelismeler var olmasina ama, olsalar da olur, olmasa da. isin sonucunda zamani gecirmiyorlar. öyle bir hale geliniyor ki, gelismelerin olmasi degil, zamanin gecmesi oluyor amac. gelisme olusturmak icin zamana ihtiyac duymak yerine, zamanin gecmesini saglayabilmek icin gelisme arar hale geliyor insan. kisaca, "bos" yasamaya basliyor. bir garip iste. fazla hüzünlü müzik dinledim son "zaman"larda. ondan olsa gerek bu bos konusma da..

Salı, Eylül 9

da-kik-kak-kik-kak

Bir zamanlar kolumda saat olmadan yasayamayacagimi zannederdim. Ama uykuya dalamama sorunumu daha da körükledigi icin, bir sene kadar önce vazgectim saat takmaktan. Baslangicta geceleri yatarken cikartip, sabah uyaninca takardim. Bir süre sonra uyku sersemligiyle, ya da yavaaascana hazirlanip can havliyle kendini disariya atmaktan, unutur oldum saat takmayi. Derken hic takmamaya basladim.
Swatch kullanicilari bilirler, saniye göstergesi olan analog Swatchlar'da, gece yatinca, ortalik sessizlesince bir sey carpar göze.(Kulaga aslinda daha cok) Tik-tak-tik-tak! O kadar yüksektir ki üstelik sesi, belirli bir sürenin üzerinde dikkat ederseniz buna, bir daha kurtulamazsiniz. Cünkü zamanin bilincinde sürüklenir gidersiniz o tik-taklarda. Sonra daha beteri olur. Benim gibi "yataga yatinca, düsünmekten uykuya dalamayanlar" bilirler yine, o tik-taklar yüzünden, tee hangi olaylara takilip gidilir. Anlik problemler gözden gecirilir, dünya kurtarilir ya da daha da dibe batar o zaman zarfinda. Bir ara düsünceler durulur gibi olur, iste ondan sonra da en fenasi baslar. Uyumak icin kisitli zamanin oldugu bilindigi icin, bir an önce uykuya dalmaya calisilir. Ama nafile. Zamanin gectigi bilindikce ve 4 saat sonra uyanmak zorunda oldugunu bildikce, o tik-taklarin sesi yükseliverir. Ne sokaklardan arabalar gecer, ne komsunun televizyonu duyulur. Sadece minicik bir saatten cikan kocaman bir ses kaplar ortaligi. Simdi gel de uyu!
Tabii sürekli saate bakma aliskanligi, kolay giden bir sey degil. Her aliskanlik gibi diyelim. Kol saatimin yerini, cep telefonu alir oldu bir süre sonra. Derken dama atildi kol saatimin yeri. Ve bir hafta kadar önce tekrar saat takmaya basladim. Hala cep telefonuna bakmak icin, bavul gibi cantanin icinde minicik telefon ariyorum haril haril. Koldaki unutuldu ne de olsa artik.
Ama aslinda, sebeb-i izahim uyku problemlerim ve saatlerimle olan maceralarim degil. Beni hayrete düsüren dakiklikler. Bugün Deniz'e anlatiyordum; aksamlari bilgisayar basindayken, zaman bambaska bir hale bürünüyor, süblimlesiyor bir anda. Belli bir saatten sonra kapinin önünden gecen otobüsün sesleri kesiliyor. O zaman anliyorum ki, saat 22.30'u gecmis. Sadece tramvay sesleri geliyor. Bir süre sonra onlar da kesiliyor. O zaman anliyorum ki saat 00.40 olmus. Sonra tekrar otobüs sesleri gelmeye basliyor. O zaman anliyorum ki 01.10 olmus saat, Night Linelar calismaya baslamis. Ama eger Night Linelar'in da sesi kesilmisse ve bunu farkediyorsam, zaten durum cok fena. Cünkü o zaman saat 05.00 olmus. Oldu olacak yarim saat daha beklerim, 05.30'da tramvay cikar zaten sahneye. Kant'in evden cikmasina göre saatin kac oldugunu anlayan cemaate benzedim. Hayatimda ilk defa dakikliginden sasmayan bir sey buldum kendime. Sadece "zaman" kavrami yüzünden bile ayri bir yeri var Viyana'nin gönlümde. Viyana'nin göbegine bir meteor düsse, yollar raylar cigrindan ciksa, zaman mevhumumu kaybedecegim. Otobüs sesleri geldi demin yine. Saat 01.10 olmus demek ki...

Pazar, Eylül 7

stand-by

"Achilles and the Tortoise" ve "Ponyo on Cliff by the Sea", sabirsizlikla beklemekteyim sizi.

Çarşamba, Eylül 3

otomata kin kusmugu.

lanet olsun bugün 3,50 euro'mu yutan sigara otomatina. 20 cent icin satti beni serefsiz! "restgeld/retour" tusun ne diye var o zaman? bir daha almam ondan hicbir sey. lanet otomat! lanet!

Pazartesi, Eylül 1

i versteh di ned!

Bu yazimizda aklimiza gelen, anlam verilemeyen seylere deginecegiz.

Mesela, "paragrafa mesela diyerek baslanilmaz" kuralini hic anlamamisimdir. Bence gayet baslanabilir. Bir önceki paragrafla konu bütünlügü olduktan sonra ne gibi bir fark yaratiyor ki, ortada, basta, önünde, arkasinda, saginda, solunda olmasi?

Evde zaman zaman azalıp artan çatal bıçak sayısının anlamsızlığı her daim beni benden almıştır. Zaman gelir evde tatlı kaşığı bulan, elinden bırakmaz çünkü çok az vardır. Elindekini bulaşık makinasına attığı anda bir başkasının kapacağını ve bir daha uzunca bir süre onu kullanamayacağını bilir. Hele ki aile fertlerinden biri eve dondurma, profiterol(zor be bunu yazmak) gibi bir tatlı getirdiyse. Mutfağa önce koşan tatlısını önce yer, o derece. Ha tabii bu evde aynı anda fazla sayıda kişinin tatlı yemesinden veya tatlı kaşıklarının 3-5 adet olmasından kaynaklanmıyor. Kullanılan tatlı kaşığı atılıyor makinaya. sonra geriye kalan temiz olanlar da o sırada yiyecek olanların sayısına yetmiyor. Ama saçmalık tam olarak burada işte. Bu zaman zaman azalan tatlı kaşıkları, çatallar, bıçaklar, yine zaman zaman kendiliğinden çoğalıyorlar. "Kendiliğinden" ifadesini kullanmamın sebebi de evdekilere sorulduğunda kimsenin çatal, bıçak ve kaşıklar hakkında bir bilgiye sahip olmaması. Öyle gözüküyor ki evdeki çatal bıçaklarla bir tek ben kafayı bozdum ve bir anda sayılarının azalıp artması sadece benim dikkatimi çekiyor, sadece beni çileden çıkartıyor.

Üc bes kere gitmiş olduğum internet kafede dokunduğum tüm bilgisayarlarda bir sorunun çıkması da bana garip gelmisti. Aslinda söyle bir seye inaniyorum ben. Zamaninda evdeki tikir tikir sorunsuz calisan bilgisayar, basina ben oturunca mavi ekran verirdi. Ablam basindayken odaya girerdim, bilgisayarin manyetik alanina girince dll hatalari bas gösterirdi. Mouse'a dokunurdum kendini yeniden baslatirdi falan. Sevmezdi o bilgisayar beni. Sanirim bilgisayarlar genel olarak beni sevmediler hic. Oysa ben onlari hep cok sevmisimdir. Hayatimin belki yarisinin onlarla gecmis olmasindan, ya da en basit alisverisimi bile onla yapmamdandir belki.

Sonra integrali de anlamamisimdir mesela hicbir zaman. Matematigin, insana pratik anlamda bir düsünme becerisi kattigi ve ayri bir felsefesi oldugu argümanlarini kesinlikle kabul etsem de size soruyorum sayin yetkililer, ben siyaset okuyorum ama zorla integral ögretmeye calistiniz siz 2 sene önce bana! Niye? Neden? Ne icin? Hangi amaca hizmet? Hayir zaten basmiyor kafaya, belki en azindan bir ise yarayacagini bilsem o motivasyon ayri katmanlarin kilidini acacak beynimde de algilayacagim. O da yok. Istedigin kadar irdele, anlamini bulamazsin. Sus, kurcalama fazla, anlami yok derler sonra. Daha da sinirlenirsin oturdugun yerde. Her seyi oldugu gibi kabul edelimcilik ama hicbir sey degismesincilik. Ben yaparim olur, sen bakar kalir bir sey diyemezsin sporculuk. Ondan sonra niye bu kadar ses cikiyor her kafadan da her sey ayni tas ayni hamam. E sorma yani bunu! Sor-ma! Bi bok yapamazsin sen cünkü. Anca otur, cürümcük kafalilar yetistir, "Atatürk 1881'de Selanik'te dogdu, annesi Zübeyde Hanim, babasi Ali Riza Bey'dir" de. Onlar da bir bunu bilsin, bir bunu söylesinler. Asirlardir tüm irklar kalles, serrefsiz, topun önde gideni olsun, hep bizi arkadan vurmus olsun, biz de hep iyi niyetli, saftirik, anlayisli olalim. Ne hikmetse hep kazik yemis olalim ama bizim en ufak bir kabahatimiz olmasin. Birimiz cesaret edelim özelestiri yapmaya, pipimizi kesmekle tehdit etsinler. Bu mudur yani? Bu mudur? Simdi bütün bu celallenme integrale degil tabii. Faturayi ona kesmeyelim. Onlar biliyorlar kendilerini gayet iyi, hep "Kim? Bana mi diyorsun? Yok canim, ben degilimdir!" ayaklarina yatsalar da.

Aptal olmakla gurur duymanin nasil bir sey oldugunu da hic anlamamisimdir. Hele ki aptalliginin aptalca oldugunu bile bile..Akabinde "Heh, biz topluca böyleyiz iste, aptaliz!" diyip aglanacak halimize gülünmesini. Sagda solda bir dolu insan ölürken boku baskasina atmanin verdigi ic rahatligini, bu rahatligin samimiyetsizligini. Simdi bir sey derdim ama demiyim, nasilsa anlamazlarciligi. Sen hele bi de, bakariz sonra anlasiliyor mu. Desene kardesim, degmez diye düsünme. Ugruna ömründen ömür gitse bile de. Icinde patlayacagina, disinda patlasin. Belki birilerine dokunur bir gün ucu.

Sakinlesiyoruz biraz..Derin nefes! Seyi de anlamiyorum, iliskilerin oyun gibi görülmesini. Simdi ondan bir hareket geldi, stratejik düsünüp sunu yaparsam köpek olur ugrumda. Yok ya! Birak kardesim. Seviyorsan, seviyorum de. Sevmiyorsan, sevmiyorum de. Hasta misin? Her sey zor zaten yeterince. Niye kasiyorsun daha fazla? Icinden ne geliyorsa, nasil geliyorsa söyleyiver, yapiver gitsin. Hep psikolojik manipulasyon, kendini ispatlama cabalari, ivir zivir. Bok ye o zaman! Yine sinirlendik..

Ama kesinlikle en cok anlamadigim olay, belayi bulma konusundaki sinir tanimaz yetenegim. Tamam, kabul ediyorum. Genelde kasinirim. Illa nerede kafalarda soru isareti birakan bir mevzu varsa eselerim, nerede bir olumsuz izlenim varsa üzerine giderim. Ama su anda birlikte yasadigim insani bulma konusunda, gercekten bir sucum yok. Bu sefer sahiden hicbir sey yapmadim ben. Auram bozuk benim anlasilan. Bir gariplik, bir sikinti var ortalikta. Sonumuz hayrola..

interneti fazla kurcalamamak lazim!

"türk-islam devletleri" ile ilgili test üzerine karalanmış notlar... adli mayis 2005 gönderimi okuyordum da demin, o yazinin cikis noktasi geldi gözlerimin önüne. o koltuk, bornoz, tebessümler esligindeki muhabbetin bir anda faciaya dönüsüsü. bir gün evvel cok mutluydum, ertesi gün gregor samsa oldum. hayatimda bu kadar zihinsel ve fiziksel aci cektigimi hatirlamiyorum. gözüm falan segiriyordu o siralarda yasadigim hayal kirikligindan. cok kötüydü her sey. sanki dünya üzerindeki en güzel seyi yerken, bu yedigimi bana kendi elleriyle pisirip veren kisi elini bogazima sokup da midemden tirnaklariyla kazimis gibi bir hissiyatti. öf kötüydü iste. hic böyle terk edilmemistim, vazgecilmemistim ben. onca zaman gecmis üzerinden, hala aklima gelince "amaaaan! yemisim!" diyemiyorum. cok yazik..

buradan o bok kafali insana, bu gönderiyi okuma ihtimali oldugunu ve yine de kizma hakki olmadigini bilmenin rahatligiyla nina simone'dan love me or leave me'yi gönderiyorum. her ikisini de ayni anda yaptigi icin ayrica tebrik ediyorum.

ma che freddo fa!

her gece bu saatlerde hirvat oldugunu tahmin ettigim sarhoslar bagir cagir sarki söyleyerek geciyor bizim sokaktan. isin garibi, sarhos adamlara ve hic anlamadigim bir dile göre oldukca güzel geliyor kulaga söyledikleri sarki. tabii insan ne dendigini anlamayinca, nasil olmasini istiyorsa öyle yorumluyor. mesela bana melodik olarak balkan müzigi ile 60'li-70'li seneler italyan müzigi arasi* ve güfte olarak da joy division parcalariyla türk sanat musikisi arasi** gibi geliyor. halbuki bu sarki sandigim birbirinden icli parcalar, birbirinden sarhos iki taraftarin "haydi bastir cimbomum! sen aslan, ben kiroyum!" minvalinde ve seviyesinde serzenisleri de olabilir. yine de beni derinden derinden etkiliyor bu sarhoslar. aslinda belki sarhos da degiller. kendilerini görüyor degilim zaten. belki de kendine mi gecenin karanligina mi güvendigi bilinmez iki adam, su ölü sehre hareket gelsin, saat 5.15'e alarm kurmus bayik avusturyalilar uyansin gecenin bir yarisi muziplikleri bunlar. mümkün mü? mümkün bence. artik her ne ise, bana dokunuyor o nagmeler. her gece bekleriz.
ayrica deginmeden edemeyecegim, earl grey kadar güzel sey var mi su dünyada?***gece gece insanin icini isitiyor vallahi su soguklarda.(eylül ayinin ilk günü ve hava serin. hatirlarim da lisedeyken ekim basina kadar kisa kollu gömleklerle giderdik okula. hey gidi günler! konu dagildi sanki..) neyse, güzel bir sey yani. icin bol bol!

*o nasil oluyor öyle demeyin, oluyor iste!
**o da oluyor gayet!
***zat-i muhteremden bahsetmiyorum tabii ki burada. biligimiz bergamot aromali cay...

Pazar, Ağustos 31

Hasar tespit: Viyana(2. Etap)

Eveeeet, o nefret ettigim hareketten niye nefret ettigimi de anladim az önce. Cünkü dökülebiliyormus efendim o igrenc balcik kivamina gelmis kahve izmarit karisimi. Dökülünce de hem etraf berbat oluyormus, hem de fena kokuyormus ortalik. Buyrunuz bu da ispati..


Demek ki hasarin boyutu bir carsaf, bir alez ve temizlemek icin kaybedilen 5 koca dakikaya kadar cikmis. Bugünü de "clean sheet day" ilan ediyoruz o halde. "clean shit day" de olabilirdi ama pekala..

Rauch Happy Day/Amarena Kirsche

Buldum sanirim visne suyundan zamaninda neden nefret ettigimi ve elimi sürmedigimi. Biraz önce üzerime döküldü, is basa düstü. Icmesem de olurmus oysa ki..Hep bir bokunu cikartalimcilik, sonra pisman olup affa siginalimcilik. Bir kerecik de tadinda birakamam zaten herhangi bir seyi. Annem kizardi hep, hala kiziyor gerci, hic söz dinlemiyorum diye. Gece yarisi gurul gurul bagrinan mideyi bastirmak amaciyla mideye indirilen tostlar, yine bir hayat dersi verdi bana dolayli olarak.
Adam yazmis tost makinasinin üzerine, "Achtung! Heiße Oberfläche!". Sen salak, kulbundan tutma da git kapagin üzerinden bastiriver elinle. Mantik neyse artik?! Buradan anneme seslenmek istiyorum;
Annecigim, ben ki dünya üzerinde kim bilir kac milyon eve girmis olan bir tost makinesinin bile sözünü dinlememisken, niye yillar yili senin sözünü dinlememi beklersin ki benden? Illa düsücem, uf olacak dizim. Baska türlü anlamiyorum ben o "Kosma! Kaygan bak orasi!" laflarindan falan. Bu kafayla daha beterlerine de müstahakim. Sen yüregini ferah tut yani!

düsün düsün, yoktur isin!

ulan yarim saattir tost yesem mi yemesem mi diye düsünüyorum. yicem ulan! ise bak!
kizdim..

Hasar tespit: Viyana(1. Etap)

Yine standart Viyana hüznü geldi cöktü üzerimize. Havaalanindan eve giderken trafik vardi, inanamadim gözlerime. "Istanbul'dayim sanki hala!" diye düsündüm ama ne plakalarda 34 ilisti gözüme ne de alisildik korna sesleri. Derken ev, ev arkadasi...Her sey ayni, pek bir sey degismemis. Havalar degismis, serinlemis baya. Istanbul cayir cayir, burasi püfür püfür. Üsütüyor ama agustos magustos demeden. Edepsiz bir cocuk gibi arada estirip kaciveriyor rüzgar.
Magazalar, cafeler, calisanlar, degismemis iste pek bir sey. Benim kafa biraz degisti sanirim sadece. Bir de hayatima yeni biri girdi. Garip biraz aslinda. Sen elin Avusturyali'si, git Antalya'ya, tanis bir Türk kiziyla, sonra bir de asik ol üstüne üstlük. Ha bu mevzu nerede bana baglaniyor? Hemen geliyorum. Bu kizimiz Ingilizce bilmiyormus pek. Haliyle Almanca da bilmiyor. Bu durumda bizim oglana Türkce ögrenmek düsüyor. Bu noktada da ben devreye giriyorum. Nasil bir amaca hizmet ettigimi henüz anlayamadim. Bir yandan bilincalti kiskancliklari basiyor "alttan alttan", malumunuz kimse benim icin Türkce ögrenmeye kalkmadi. "Ya da benim haberim yok belki de!" diyerek iyimser yaklasima döner gibi yapiyorum. Diger yandan garip geliyor Viyana'da birinin aracaligi olmadan tanistigim herkesin bir "garip" olmasi. Söyle parmakla gösterip, "Aha bu cok normal bir insan!" diyebilecegim kimse yok. Bu gariplik zaman zaman iyi, zaman zaman kötü. Ama süregen olmasi daha da bir garip! Aksatmadan gariplikler silsilesinde buluyorum kendimi.
Degisimler var yine de hayatimda. Öncelikle yeni bir ev, huzurlu bir ortam arayisi. Simdilik buna yogunlasmis durumdayim. Malumunuz, pek kolay degil bu sehirde ev bulmak. Arayan belasini da buluyor, mevlasini da. Bakalim bu sefer neyi bulacagim. Bir de fark ettim ki, zamaninda cok sinir oldugum bir seyi simdi kendim yapiyorum. Hani su sigara icilen ögrenci evlerinin klasigi. 649 tane kültablasi vardir evde, ama yine de zahmet edip ayaga kalkip almak zor gelir. Etrafa bakilir ve en yakindaki dibinde herhangi bir icecek artigi bulunan bardaga sallaniverir izmarit. Sinir olurdum ben buna. Simdi kendim yapiyorum. Ha bir de hayatim boyunca visne suyundan nefret ettim ben. Hatta toplasan yarim litre icmemisimdir ömrü hayatimda.(En ufak bir mübalaga varsa bu cümlede, ormanim yansin!) Ama gel gelelim son 1 haftadir, litrelerce visne suyu tüketir oldum. Aslinda hic de kötü degilmis tadi. Gec buldum, abaniyorum kendisine. Yillardir kullandigim parfümümü degistirdim bir de. Yadirgamadim ama garip bir sekilde. Koku hafizasinin her seferinde eselediklerinin rahatsizlik vermesinden kelli..Yeni bir baslangic olsun dedim, belki farkli koku, farkli olaylar, farkli gecer bir seyler.
Son olarak da anlik bir durum ama son iki gündür devam ediyor olmasi beni bir hayli sasirtiyor, aciktim cok! Viyana insanin istahini kapatiyor anacigim. Ya da kalkip yemek yapmaya üseniyorum diye bir itiraf da samimiyet katabilir aslinda bu yaziya. O halde daha fazla beyin sulandirmadan son veriyorum isbu yaziya.(Hastasiyim "isbu" kaliplarinin!)
Saglicakla kaliniz!(Simdilik!)

Pazartesi, Mayıs 26

delik

niye müzik gaza getirir insani? resimler tetikler duygulari? kafada her seyin mantikli aciklamasini yapmisken, bir anda calan bi sarki her seyi tepetakla edebilir? sonra görülen her obje, duyulan her ses, dokunulan her sey daha da körükler onlari? taa ki o "delige" düsürene kadar. o delik de yer, bitirir, sindirir...sonra da atar bünyesinden disariya. isi biter, kullanip atmistir, alacagini almistir, götürmüstür bir seyleri bir yerlere.
nefret ediyorum o delikten. nerede o? niye var? niye aci cektirir anlamsizca. rezil parazit bir kavram. sanirim ilk defa gercekten elimle tutup, gözümle göremedigim bir seye karsi bu kadar tepkilendim hayatimda. suracikta, karsimda duracak cesareti olsa o meretin, onu da kendi deligine gönderebilmek isterdim.
delik...desik..degisik.

Pazar, Mayıs 25

talep ediyorum bunlari

bu sabah uyandim ve ne istedigimi buldum. hayatimi cözmüsüm gibi sanki, bir anda, öylecene..
mesela viyana'da yasamayi seviyorum ama canim istediginde inci pastanesinin profiterolünü de yiyebilmeyi istiyorum. efkarlandigim bir anda "hadi bogaz'a gidelim, raki balik yapalim!" diyebilmek istiyorum öylecene ama schwedenplatz'da badeschiff'e gidebilmek de istiyorum. viyana'da hava tabir caizse bok gibiyken, "aman bu da cekilmez yahu! hadi istanbul'a! 27 dereceymis hava orada!" diyebilmek istiyorum. ya da istanbul'un trafik cilesinde otururken "aman mq'ya gidip serseydik bir kalibi!" diyebilmek istiyorum. öyle hop otobüse biner de gider gibi atlayip ordan buraya, burdan oraya yasamak istiyorum. buradaki arkadaslarim orada, oradaki arkadaslarim burada olsun. bir anda cok özledigimde kosup babamin boynuna sarilabilmek istiyorum. istanbul'dan ayrilirken bir hüzün, viyana'dan ayrilirken ayri bir hüzün sarsin istemiyorum. ikisi de esit derece "sehrim" olsun istiyorum.
ama olmuyor. her istedigim olmuyor. ha olmasini mi bekliyorum? bir yerde evet, icten ice inaniyorum bir gün olacagina. zaman, gösterecek yine her zaman oldugu gibi. hic bir yere zamaninda gelmez zaten o zaman. illa gecikecek, bekletecek! trip atip dönecegim bir gün evime, beklemeyecegim gelecek diye, o olacak!

Salı, Nisan 8

tarcinli kek

"yarin tarcinli kek yapayim ben!" diye düsündüm ve internette tarif aranmaya basladim. derken su meshur "portakal agaci" adli bloga denk geldim. geldim gelmesine de, öyle yorumlar yazilmis ki! bir kek basligi altinda herkes birbirine iltifatlar, öneriler yagdirmis. hosuma gitti. böyle de kullanilabiliyormus demek internet. nelere kadir yahu..

Çarşamba, Ocak 9

gece gece..

Gece gece bir şarkı gülümsetti beni. Herkesin çok iyi bildiği melodi, Almanca olarak geldi kulağıma hiç beklemediğim bir anda. „(They long to be) Close To You“ diye "The Carpenters" ile tanıdık ama aslında "Burt Bacharach" ve "Hal David"in bestesiymiş ve 1963 senesine aitmiş. Single olarak piyasaya da sürülmüş "Richard Chamberlain" tarafından ama pek ses getirmemiş. 1970 senesinde de "The Carpenters" ile patlayıp bu günkü haline gelmiş.
Derken, benim dün gece keşfetmiş olduğum versiyonu "Erdmöbel" tarafından Almanca'ya uyarlanmış ve...http://youtube.com/watch?v=Wrn83iNJtZc

ısrarcılık ve sinir krizleri

çok sevdiğim bir insanla az önce aramda geçen konuşma;

özge says:
ama anneannem mesela! hayatı dar eder adama
özge says:
eve gelirim. -özge bak bilmem ne yaptım. yer misin?
özge says:
-yok anneanne çok tokum. yedim geldim.
özge says:
-ama bak çok güzel oldu, ye bi kaşık
özge says:
-anneannecim sağ ol, eminim çok güzeldir de çatlayacağım.
özge says:
-bi kaşık ya! öldürmez. ye bi kaşık işte
özge says:
-anneanne ölücem diyorum! 1 damla yer kalmadı.
özge says:
-amaaan! bok ye!
özge says:
ne zaman eve gelsem, anneannem yemek yapmış olsa ve ben yemek yemiş olsam bu diyalog böyle gelişir. her seferinde..
seçkin says:
:)
seçkin says:
bizimkiler de yola çıkarken yaparlar öyle
seçkin says:
abi yol 3 saat
seçkin says:
4 öğün yemek var yanımızda
seçkin says:
çat kola çıkıyo
seçkin says:
çat börek çıkıyo
seçkin says:
normalde otururken yemezsin o kadar

çok hoşuma gitti nedense..bir şekilde kaydedilmeliydi..