Çarşamba, Eylül 17

bu sehirde zaman görecelilik sinirlarini zorluyor. normal hizda gecmedi henüz hic. ya cok hizli geciyor, ya hic gecmiyor. en kötüsü de o! zaman kendi kendine zaten gecen giden bir sey, degil mi? yani zamanin gecmemesi icin, ekstradan durdurmak adina bir takim "gelismelerin" olmasi lazim. bu durumda, bahsettigim gelismeler, hic bir gelismenin olmamasi. sürekli bir bosluk. isin kötüsü, hicbir sey olmuyor da degil aslinda. bir takim isler, gelismeler var olmasina ama, olsalar da olur, olmasa da. isin sonucunda zamani gecirmiyorlar. öyle bir hale geliniyor ki, gelismelerin olmasi degil, zamanin gecmesi oluyor amac. gelisme olusturmak icin zamana ihtiyac duymak yerine, zamanin gecmesini saglayabilmek icin gelisme arar hale geliyor insan. kisaca, "bos" yasamaya basliyor. bir garip iste. fazla hüzünlü müzik dinledim son "zaman"larda. ondan olsa gerek bu bos konusma da..

Salı, Eylül 9

da-kik-kak-kik-kak

Bir zamanlar kolumda saat olmadan yasayamayacagimi zannederdim. Ama uykuya dalamama sorunumu daha da körükledigi icin, bir sene kadar önce vazgectim saat takmaktan. Baslangicta geceleri yatarken cikartip, sabah uyaninca takardim. Bir süre sonra uyku sersemligiyle, ya da yavaaascana hazirlanip can havliyle kendini disariya atmaktan, unutur oldum saat takmayi. Derken hic takmamaya basladim.
Swatch kullanicilari bilirler, saniye göstergesi olan analog Swatchlar'da, gece yatinca, ortalik sessizlesince bir sey carpar göze.(Kulaga aslinda daha cok) Tik-tak-tik-tak! O kadar yüksektir ki üstelik sesi, belirli bir sürenin üzerinde dikkat ederseniz buna, bir daha kurtulamazsiniz. Cünkü zamanin bilincinde sürüklenir gidersiniz o tik-taklarda. Sonra daha beteri olur. Benim gibi "yataga yatinca, düsünmekten uykuya dalamayanlar" bilirler yine, o tik-taklar yüzünden, tee hangi olaylara takilip gidilir. Anlik problemler gözden gecirilir, dünya kurtarilir ya da daha da dibe batar o zaman zarfinda. Bir ara düsünceler durulur gibi olur, iste ondan sonra da en fenasi baslar. Uyumak icin kisitli zamanin oldugu bilindigi icin, bir an önce uykuya dalmaya calisilir. Ama nafile. Zamanin gectigi bilindikce ve 4 saat sonra uyanmak zorunda oldugunu bildikce, o tik-taklarin sesi yükseliverir. Ne sokaklardan arabalar gecer, ne komsunun televizyonu duyulur. Sadece minicik bir saatten cikan kocaman bir ses kaplar ortaligi. Simdi gel de uyu!
Tabii sürekli saate bakma aliskanligi, kolay giden bir sey degil. Her aliskanlik gibi diyelim. Kol saatimin yerini, cep telefonu alir oldu bir süre sonra. Derken dama atildi kol saatimin yeri. Ve bir hafta kadar önce tekrar saat takmaya basladim. Hala cep telefonuna bakmak icin, bavul gibi cantanin icinde minicik telefon ariyorum haril haril. Koldaki unutuldu ne de olsa artik.
Ama aslinda, sebeb-i izahim uyku problemlerim ve saatlerimle olan maceralarim degil. Beni hayrete düsüren dakiklikler. Bugün Deniz'e anlatiyordum; aksamlari bilgisayar basindayken, zaman bambaska bir hale bürünüyor, süblimlesiyor bir anda. Belli bir saatten sonra kapinin önünden gecen otobüsün sesleri kesiliyor. O zaman anliyorum ki, saat 22.30'u gecmis. Sadece tramvay sesleri geliyor. Bir süre sonra onlar da kesiliyor. O zaman anliyorum ki saat 00.40 olmus. Sonra tekrar otobüs sesleri gelmeye basliyor. O zaman anliyorum ki 01.10 olmus saat, Night Linelar calismaya baslamis. Ama eger Night Linelar'in da sesi kesilmisse ve bunu farkediyorsam, zaten durum cok fena. Cünkü o zaman saat 05.00 olmus. Oldu olacak yarim saat daha beklerim, 05.30'da tramvay cikar zaten sahneye. Kant'in evden cikmasina göre saatin kac oldugunu anlayan cemaate benzedim. Hayatimda ilk defa dakikliginden sasmayan bir sey buldum kendime. Sadece "zaman" kavrami yüzünden bile ayri bir yeri var Viyana'nin gönlümde. Viyana'nin göbegine bir meteor düsse, yollar raylar cigrindan ciksa, zaman mevhumumu kaybedecegim. Otobüs sesleri geldi demin yine. Saat 01.10 olmus demek ki...

Pazar, Eylül 7

stand-by

"Achilles and the Tortoise" ve "Ponyo on Cliff by the Sea", sabirsizlikla beklemekteyim sizi.

Çarşamba, Eylül 3

otomata kin kusmugu.

lanet olsun bugün 3,50 euro'mu yutan sigara otomatina. 20 cent icin satti beni serefsiz! "restgeld/retour" tusun ne diye var o zaman? bir daha almam ondan hicbir sey. lanet otomat! lanet!

Pazartesi, Eylül 1

i versteh di ned!

Bu yazimizda aklimiza gelen, anlam verilemeyen seylere deginecegiz.

Mesela, "paragrafa mesela diyerek baslanilmaz" kuralini hic anlamamisimdir. Bence gayet baslanabilir. Bir önceki paragrafla konu bütünlügü olduktan sonra ne gibi bir fark yaratiyor ki, ortada, basta, önünde, arkasinda, saginda, solunda olmasi?

Evde zaman zaman azalıp artan çatal bıçak sayısının anlamsızlığı her daim beni benden almıştır. Zaman gelir evde tatlı kaşığı bulan, elinden bırakmaz çünkü çok az vardır. Elindekini bulaşık makinasına attığı anda bir başkasının kapacağını ve bir daha uzunca bir süre onu kullanamayacağını bilir. Hele ki aile fertlerinden biri eve dondurma, profiterol(zor be bunu yazmak) gibi bir tatlı getirdiyse. Mutfağa önce koşan tatlısını önce yer, o derece. Ha tabii bu evde aynı anda fazla sayıda kişinin tatlı yemesinden veya tatlı kaşıklarının 3-5 adet olmasından kaynaklanmıyor. Kullanılan tatlı kaşığı atılıyor makinaya. sonra geriye kalan temiz olanlar da o sırada yiyecek olanların sayısına yetmiyor. Ama saçmalık tam olarak burada işte. Bu zaman zaman azalan tatlı kaşıkları, çatallar, bıçaklar, yine zaman zaman kendiliğinden çoğalıyorlar. "Kendiliğinden" ifadesini kullanmamın sebebi de evdekilere sorulduğunda kimsenin çatal, bıçak ve kaşıklar hakkında bir bilgiye sahip olmaması. Öyle gözüküyor ki evdeki çatal bıçaklarla bir tek ben kafayı bozdum ve bir anda sayılarının azalıp artması sadece benim dikkatimi çekiyor, sadece beni çileden çıkartıyor.

Üc bes kere gitmiş olduğum internet kafede dokunduğum tüm bilgisayarlarda bir sorunun çıkması da bana garip gelmisti. Aslinda söyle bir seye inaniyorum ben. Zamaninda evdeki tikir tikir sorunsuz calisan bilgisayar, basina ben oturunca mavi ekran verirdi. Ablam basindayken odaya girerdim, bilgisayarin manyetik alanina girince dll hatalari bas gösterirdi. Mouse'a dokunurdum kendini yeniden baslatirdi falan. Sevmezdi o bilgisayar beni. Sanirim bilgisayarlar genel olarak beni sevmediler hic. Oysa ben onlari hep cok sevmisimdir. Hayatimin belki yarisinin onlarla gecmis olmasindan, ya da en basit alisverisimi bile onla yapmamdandir belki.

Sonra integrali de anlamamisimdir mesela hicbir zaman. Matematigin, insana pratik anlamda bir düsünme becerisi kattigi ve ayri bir felsefesi oldugu argümanlarini kesinlikle kabul etsem de size soruyorum sayin yetkililer, ben siyaset okuyorum ama zorla integral ögretmeye calistiniz siz 2 sene önce bana! Niye? Neden? Ne icin? Hangi amaca hizmet? Hayir zaten basmiyor kafaya, belki en azindan bir ise yarayacagini bilsem o motivasyon ayri katmanlarin kilidini acacak beynimde de algilayacagim. O da yok. Istedigin kadar irdele, anlamini bulamazsin. Sus, kurcalama fazla, anlami yok derler sonra. Daha da sinirlenirsin oturdugun yerde. Her seyi oldugu gibi kabul edelimcilik ama hicbir sey degismesincilik. Ben yaparim olur, sen bakar kalir bir sey diyemezsin sporculuk. Ondan sonra niye bu kadar ses cikiyor her kafadan da her sey ayni tas ayni hamam. E sorma yani bunu! Sor-ma! Bi bok yapamazsin sen cünkü. Anca otur, cürümcük kafalilar yetistir, "Atatürk 1881'de Selanik'te dogdu, annesi Zübeyde Hanim, babasi Ali Riza Bey'dir" de. Onlar da bir bunu bilsin, bir bunu söylesinler. Asirlardir tüm irklar kalles, serrefsiz, topun önde gideni olsun, hep bizi arkadan vurmus olsun, biz de hep iyi niyetli, saftirik, anlayisli olalim. Ne hikmetse hep kazik yemis olalim ama bizim en ufak bir kabahatimiz olmasin. Birimiz cesaret edelim özelestiri yapmaya, pipimizi kesmekle tehdit etsinler. Bu mudur yani? Bu mudur? Simdi bütün bu celallenme integrale degil tabii. Faturayi ona kesmeyelim. Onlar biliyorlar kendilerini gayet iyi, hep "Kim? Bana mi diyorsun? Yok canim, ben degilimdir!" ayaklarina yatsalar da.

Aptal olmakla gurur duymanin nasil bir sey oldugunu da hic anlamamisimdir. Hele ki aptalliginin aptalca oldugunu bile bile..Akabinde "Heh, biz topluca böyleyiz iste, aptaliz!" diyip aglanacak halimize gülünmesini. Sagda solda bir dolu insan ölürken boku baskasina atmanin verdigi ic rahatligini, bu rahatligin samimiyetsizligini. Simdi bir sey derdim ama demiyim, nasilsa anlamazlarciligi. Sen hele bi de, bakariz sonra anlasiliyor mu. Desene kardesim, degmez diye düsünme. Ugruna ömründen ömür gitse bile de. Icinde patlayacagina, disinda patlasin. Belki birilerine dokunur bir gün ucu.

Sakinlesiyoruz biraz..Derin nefes! Seyi de anlamiyorum, iliskilerin oyun gibi görülmesini. Simdi ondan bir hareket geldi, stratejik düsünüp sunu yaparsam köpek olur ugrumda. Yok ya! Birak kardesim. Seviyorsan, seviyorum de. Sevmiyorsan, sevmiyorum de. Hasta misin? Her sey zor zaten yeterince. Niye kasiyorsun daha fazla? Icinden ne geliyorsa, nasil geliyorsa söyleyiver, yapiver gitsin. Hep psikolojik manipulasyon, kendini ispatlama cabalari, ivir zivir. Bok ye o zaman! Yine sinirlendik..

Ama kesinlikle en cok anlamadigim olay, belayi bulma konusundaki sinir tanimaz yetenegim. Tamam, kabul ediyorum. Genelde kasinirim. Illa nerede kafalarda soru isareti birakan bir mevzu varsa eselerim, nerede bir olumsuz izlenim varsa üzerine giderim. Ama su anda birlikte yasadigim insani bulma konusunda, gercekten bir sucum yok. Bu sefer sahiden hicbir sey yapmadim ben. Auram bozuk benim anlasilan. Bir gariplik, bir sikinti var ortalikta. Sonumuz hayrola..

interneti fazla kurcalamamak lazim!

"türk-islam devletleri" ile ilgili test üzerine karalanmış notlar... adli mayis 2005 gönderimi okuyordum da demin, o yazinin cikis noktasi geldi gözlerimin önüne. o koltuk, bornoz, tebessümler esligindeki muhabbetin bir anda faciaya dönüsüsü. bir gün evvel cok mutluydum, ertesi gün gregor samsa oldum. hayatimda bu kadar zihinsel ve fiziksel aci cektigimi hatirlamiyorum. gözüm falan segiriyordu o siralarda yasadigim hayal kirikligindan. cok kötüydü her sey. sanki dünya üzerindeki en güzel seyi yerken, bu yedigimi bana kendi elleriyle pisirip veren kisi elini bogazima sokup da midemden tirnaklariyla kazimis gibi bir hissiyatti. öf kötüydü iste. hic böyle terk edilmemistim, vazgecilmemistim ben. onca zaman gecmis üzerinden, hala aklima gelince "amaaaan! yemisim!" diyemiyorum. cok yazik..

buradan o bok kafali insana, bu gönderiyi okuma ihtimali oldugunu ve yine de kizma hakki olmadigini bilmenin rahatligiyla nina simone'dan love me or leave me'yi gönderiyorum. her ikisini de ayni anda yaptigi icin ayrica tebrik ediyorum.

ma che freddo fa!

her gece bu saatlerde hirvat oldugunu tahmin ettigim sarhoslar bagir cagir sarki söyleyerek geciyor bizim sokaktan. isin garibi, sarhos adamlara ve hic anlamadigim bir dile göre oldukca güzel geliyor kulaga söyledikleri sarki. tabii insan ne dendigini anlamayinca, nasil olmasini istiyorsa öyle yorumluyor. mesela bana melodik olarak balkan müzigi ile 60'li-70'li seneler italyan müzigi arasi* ve güfte olarak da joy division parcalariyla türk sanat musikisi arasi** gibi geliyor. halbuki bu sarki sandigim birbirinden icli parcalar, birbirinden sarhos iki taraftarin "haydi bastir cimbomum! sen aslan, ben kiroyum!" minvalinde ve seviyesinde serzenisleri de olabilir. yine de beni derinden derinden etkiliyor bu sarhoslar. aslinda belki sarhos da degiller. kendilerini görüyor degilim zaten. belki de kendine mi gecenin karanligina mi güvendigi bilinmez iki adam, su ölü sehre hareket gelsin, saat 5.15'e alarm kurmus bayik avusturyalilar uyansin gecenin bir yarisi muziplikleri bunlar. mümkün mü? mümkün bence. artik her ne ise, bana dokunuyor o nagmeler. her gece bekleriz.
ayrica deginmeden edemeyecegim, earl grey kadar güzel sey var mi su dünyada?***gece gece insanin icini isitiyor vallahi su soguklarda.(eylül ayinin ilk günü ve hava serin. hatirlarim da lisedeyken ekim basina kadar kisa kollu gömleklerle giderdik okula. hey gidi günler! konu dagildi sanki..) neyse, güzel bir sey yani. icin bol bol!

*o nasil oluyor öyle demeyin, oluyor iste!
**o da oluyor gayet!
***zat-i muhteremden bahsetmiyorum tabii ki burada. biligimiz bergamot aromali cay...