Geçen akşam çok keyifli bir telefon konuşması sırasında ortaya çıktı bu başlık. Telefonda konuştuğum kişi dedi ki, "Kıymalı börek yerken, kıymaların dağılıp içinden düşmesinden hiç hoşlanmam. O yüzden anneme söylerim, peynir atar içine biraz.". Çok hoşuma gitti bu fikir. Lezzetli de oluyordur hem.
Belki de bu kadar hoşuma gitmesinin sebebi, geçtiğimiz birkaç haftayı ideal ev kızı olarak geçirmemdir. Sürekli bir yemek yapma, ortalığı toplama, çamaşır yıkama dairesi etrafında yaşar hale geldiğimi ve hatta dahası kendime asla konduramayacağım bir şekilde bu uğurda arkadaşlarımla buluşmalarımı ertelediğimi veya iptal ettiğimi farkettim. Kulağa pek de benim yapacağım bir hareketmiş gibi gelmese de, şu sıralar aklımda olan tek bir konu var. O konu dahilinde de şu günlerdeki yemek yapmaca uğraşının çok alakasız kaçtığı söylenemez.
Çarşamba, Aralık 26
Cumartesi, Aralık 1
i versteh di ned!
Bu yazimizda aklimiza gelen, anlam verilemeyen seylere deginecegiz.
Mesela, "paragrafa mesela diyerek baslanilmaz" kuralini hic anlamamisimdir. Bence gayet baslanabilir. Bir önceki paragrafla konu bütünlügü olduktan sonra ne gibi bir fark yaratiyor ki, ortada, basta, önünde, arkasinda, saginda, solunda olmasi?
Evde zaman zaman azalıp artan çatal bıçak sayısının anlamsızlığı her daim beni benden almıştır. Zaman gelir evde tatlı kaşığı bulan, elinden bırakmaz çünkü çok az vardır. Elindekini bulaşık makinasına attığı anda bir başkasının kapacağını ve bir daha uzunca bir süre onu kullanamayacağını bilir. Hele ki aile fertlerinden biri eve dondurma, profiterol(zor be bunu yazmak) gibi bir tatlı getirdiyse. Mutfağa önce koşan tatlısını önce yer, o derece. Ha tabii bu evde aynı anda fazla sayıda kişinin tatlı yemesinden veya tatlı kaşıklarının 3-5 adet olmasından kaynaklanmıyor. Kullanılan tatlı kaşığı atılıyor makinaya. sonra geriye kalan temiz olanlar da o sırada yiyecek olanların sayısına yetmiyor. Ama saçmalık tam olarak burada işte. Bu zaman zaman azalan tatlı kaşıkları, çatallar, bıçaklar, yine zaman zaman kendiliğinden çoğalıyorlar. "Kendiliğinden" ifadesini kullanmamın sebebi de evdekilere sorulduğunda kimsenin çatal, bıçak ve kaşıklar hakkında bir bilgiye sahip olmaması. Öyle gözüküyor ki evdeki çatal bıçaklarla bir tek ben kafayı bozdum ve bir anda sayılarının azalıp artması sadece benim dikkatimi çekiyor, sadece beni çileden çıkartıyor.
Mesela, "paragrafa mesela diyerek baslanilmaz" kuralini hic anlamamisimdir. Bence gayet baslanabilir. Bir önceki paragrafla konu bütünlügü olduktan sonra ne gibi bir fark yaratiyor ki, ortada, basta, önünde, arkasinda, saginda, solunda olmasi?
Evde zaman zaman azalıp artan çatal bıçak sayısının anlamsızlığı her daim beni benden almıştır. Zaman gelir evde tatlı kaşığı bulan, elinden bırakmaz çünkü çok az vardır. Elindekini bulaşık makinasına attığı anda bir başkasının kapacağını ve bir daha uzunca bir süre onu kullanamayacağını bilir. Hele ki aile fertlerinden biri eve dondurma, profiterol(zor be bunu yazmak) gibi bir tatlı getirdiyse. Mutfağa önce koşan tatlısını önce yer, o derece. Ha tabii bu evde aynı anda fazla sayıda kişinin tatlı yemesinden veya tatlı kaşıklarının 3-5 adet olmasından kaynaklanmıyor. Kullanılan tatlı kaşığı atılıyor makinaya. sonra geriye kalan temiz olanlar da o sırada yiyecek olanların sayısına yetmiyor. Ama saçmalık tam olarak burada işte. Bu zaman zaman azalan tatlı kaşıkları, çatallar, bıçaklar, yine zaman zaman kendiliğinden çoğalıyorlar. "Kendiliğinden" ifadesini kullanmamın sebebi de evdekilere sorulduğunda kimsenin çatal, bıçak ve kaşıklar hakkında bir bilgiye sahip olmaması. Öyle gözüküyor ki evdeki çatal bıçaklarla bir tek ben kafayı bozdum ve bir anda sayılarının azalıp artması sadece benim dikkatimi çekiyor, sadece beni çileden çıkartıyor.
Üc bes kere gitmiş olduğum internet kafede dokunduğum tüm bilgisayarlarda bir sorunun çıkması da bana garip gelmisti. Aslinda söyle bir seye inaniyorum ben. Zamaninda evdeki tikir tikir sorunsuz calisan bilgisayar, basina ben oturunca mavi ekran verirdi. Ablam basindayken odaya girerdim, bilgisayarin manyetik alanina girince dll hatalari bas gösterirdi. Mouse'a dokunurdum kendini yeniden baslatirdi falan. Sevmezdi o bilgisayar beni. Sanirim bilgisayarlar genel olarak beni sevmediler hic. Oysa ben onlari hep cok sevmisimdir. Hayatimin belki yarisinin onlarla gecmis olmasindan, ya da en basit alisverisimi bile onla yapmamdandir belki.
Sonra integrali de anlamamisimdir mesela hicbir zaman. Matematigin, insana pratik anlamda bir düsünme becerisi kattigi ve ayri bir felsefesi oldugu argümanlarini kesinlikle kabul etsem de size soruyorum sayin yetkililer, ben siyaset okuyorum ama zorla integral ögretmeye calistiniz siz 2 sene önce bana! Niye? Neden? Ne icin? Hangi amaca hizmet? Hayir zaten basmiyor kafaya, belki en azindan bir ise yarayacagini bilsem o motivasyon ayri katmanlarin kilidini acacak beynimde de algilayacagim. O da yok. Istedigin kadar irdele, anlamini bulamazsin. Sus, kurcalama fazla, anlami yok derler sonra. Daha da sinirlenirsin oturdugun yerde. Her seyi oldugu gibi kabul edelimcilik ama hicbir sey degismesincilik. Ben yaparim olur, sen bakar kalir bir sey diyemezsin sporculuk. Ondan sonra niye bu kadar ses cikiyor her kafadan da her sey ayni tas ayni hamam. E sorma yani bunu! Sor-ma! Bi bok yapamazsin sen cünkü. Anca otur, cürümcük kafalilar yetistir, "Atatürk 1881'de Selanik'te dogdu, annesi Zübeyde Hanim, babasi Ali Riza Bey'dir" de. Onlar da bir bunu bilsin, bir bunu söylesinler. Asirlardir tüm irklar kalles, serrefsiz, topun önde gideni olsun, hep bizi arkadan vurmus olsun, biz de hep iyi niyetli, saftirik, anlayisli olalim. Ne hikmetse hep kazik yemis olalim ama bizim en ufak bir kabahatimiz olmasin. Birimiz cesaret edelim özelestiri yapmaya, pipimizi kesmekle tehdit etsinler. Bu mudur yani? Bu mudur? Simdi bütün bu celallenme integrale degil tabii. Faturayi ona kesmeyelim. Onlar biliyorlar kendilerini gayet iyi, hep "Kim? Bana mi diyorsun? Yok canim, ben degilimdir!" ayaklarina yatsalar da.
Aptal olmakla gurur duymanin nasil bir sey oldugunu da hic anlamamisimdir. Hele ki aptalliginin aptalca oldugunu bile bile..Akabinde "Heh, biz topluca böyleyiz iste, aptaliz!" diyip aglanacak halimize gülünmesini. Sagda solda bir dolu insan ölürken boku baskasina atmanin verdigi ic rahatligini, bu rahatligin samimiyetsizligini. Simdi bir sey derdim ama demiyim, nasilsa anlamazlarciligi. Sen hele bi de, bakariz sonra anlasiliyor mu. Desene kardesim, degmez diye düsünme. Ugruna ömründen ömür gitse bile de. Icinde patlayacagina, disinda patlasin. Belki birilerine dokunur bir gün ucu.
Sakinlesiyoruz biraz..Derin nefes! Seyi de anlamiyorum, iliskilerin oyun gibi görülmesini. Simdi ondan bir hareket geldi, stratejik düsünüp sunu yaparsam köpek olur ugrumda. Yok ya! Birak kardesim. Seviyorsan, seviyorum de. Sevmiyorsan, sevmiyorum de. Hasta misin? Her sey zor zaten yeterince. Niye kasiyorsun daha fazla? Icinden ne geliyorsa, nasil geliyorsa söyleyiver, yapiver gitsin. Hep psikolojik manipulasyon, kendini ispatlama cabalari, ivir zivir. Bok ye o zaman! Yine sinirlendik..
Ama kesinlikle en cok anlamadigim olay, belayi bulma konusundaki sinir tanimaz yetenegim. Tamam, kabul ediyorum. Genelde kasinirim. Illa nerede kafalarda soru isareti birakan bir mevzu varsa eselerim, nerede bir olumsuz izlenim varsa üzerine giderim. Ama su anda birlikte yasadigim insani bulma konusunda, gercekten bir sucum yok. Bu sefer sahiden hicbir sey yapmadim ben. Auram bozuk benim anlasilan. Bir gariplik, bir sikinti var ortalikta. Sonumuz hayrola..
Pazartesi, Kasım 19
Perşembe, Ekim 18
havalar da serin ha!
burası(viyana'dan bahsediyoruz 'burası' derken) inanılmaz bir memleket gerçekten. henüz 5 gündür burada olmama rağmen, beni benden alan bir dolu olay ile karşı karşıya kaldım. hepsini sıcağı sıcağına yazmak gerekirdi tabii ama mümkün olmuyor her durumda. bu seferlik şöyle tadımlık bir giriş yapalım, yakın bir tarihte tüm detaylarıyla tekrar izleyiciler karşısında olacağız.
iyi akşamlar, saygılar...
iyi akşamlar, saygılar...
Pazartesi, Ekim 8
il cielo

Gökyüzü tam bir "vanilla sky" yarım saattir İstanbul'da. Tabii bu gözlemde odamın doğuya bakmasının büyük bir payı var. Balkonumda geçirdiğim zamanı seviyorum. İnsanın sık sık vakti olmuyor durup izlemeye...
Az da olsa o hissiyatı vermesi umuduyla yukarıdaki tabloyla başbaşa bırakıyorum ilgilenenleri. Hatta Monet halt etmiş benim gördüklerimin yanında diye de eklemeden duramıyorum.
Pazartesi, Eylül 17
yorumsuz..
itiraf etmesi çok zor ve utanç verici olsa da, birisi tarafından fena halde çarpılmış vaziyetteyim sanırım. sonu ne olacak bakalım...merakla beklemekteyim.
****expired on october 4, 2007.
****expired on october 4, 2007.
Pazar, Eylül 9
elden gel!
Size de olur mu bilmem! Bazen kendime, sanki "insan değilmişim" gibi bakabiliyorum. Pek açıklayıcı bir tabir değil bu, o yüzden detaylandıracağım.
Hani, elimizin ayağımızın olması çok olağandır. Var oluşumuzun bir parçasıdır onlar ve bunun da zaten su götürür yeri yoktur çünkü biz "var"ızdır. Ama bazen, ki onlar çok derin anlardır bence, kendimize sanki o an "biz" değilmişiz gibi bakabiliriz. Aynanın karşısına geçip, "Vay be! Benim böyle bir şeklim var demek! Ağzım böyle, burnum böyle ve benim adım da 'bu'!" diyebiliriz ve daha da ilginci bu olaya şaşırabiliriz. Yanlış anlaşılmadan kaçınmak adına belirtmem gerekiyor; bu tarz cümlelerde herhangi bir beğeninin veya hoşnutsuzluğun söz konusu olması değildir mesele. Mesele, bizim kendimizi gözlemlememiz ve kendimizin, somut olan varlığımızın farkına varmamızdır. Oysa ne sıklıkla düşünüyoruz ki bunu? Adımız sorulduğunda vakit kaybetmeden cevaplamıyor muyuz? Ve adı Ali, Ayşe olanlarımız "Benim adım 'Ali'/'Ayşe' " diye sorguluyor muyuz bu durumu? Ali/Ayşe yerine Osman/Nuriye olsaydı her şey daha farklı olur muydu? İçimizdeki "biz" şuankinden daha başka bir şey mi olurdu? Ya da dış görünüşümüz değişir miydi?
Bazen farklı gözüküyor her şey insanın gözüne. Elimize bakıp "Ne garip şey! Böyle beş parmaklı, kemikli etli bir çıkıntıcık ve kullanım sıklığım inanılmaz!" diyoruz. (Ya da en azından ben diyorum) Sonra durumun şaşkınlığı içerisinde inanmak istercesine sıkıyoruz, dokunuyoruz, elliyoruz . Gerçekten de orada beş parmaklı, etli kaslı kemikli ve mevcut! bize ait ve bizim bir parçamız. Öyle sahiplenmişiz ki, "elim" diyoruz. Belki de bizim değil de ellerindir, kim bilir?!
Yazım tarihi: 28.08.07
Yazım saati : 03:38
Hani, elimizin ayağımızın olması çok olağandır. Var oluşumuzun bir parçasıdır onlar ve bunun da zaten su götürür yeri yoktur çünkü biz "var"ızdır. Ama bazen, ki onlar çok derin anlardır bence, kendimize sanki o an "biz" değilmişiz gibi bakabiliriz. Aynanın karşısına geçip, "Vay be! Benim böyle bir şeklim var demek! Ağzım böyle, burnum böyle ve benim adım da 'bu'!" diyebiliriz ve daha da ilginci bu olaya şaşırabiliriz. Yanlış anlaşılmadan kaçınmak adına belirtmem gerekiyor; bu tarz cümlelerde herhangi bir beğeninin veya hoşnutsuzluğun söz konusu olması değildir mesele. Mesele, bizim kendimizi gözlemlememiz ve kendimizin, somut olan varlığımızın farkına varmamızdır. Oysa ne sıklıkla düşünüyoruz ki bunu? Adımız sorulduğunda vakit kaybetmeden cevaplamıyor muyuz? Ve adı Ali, Ayşe olanlarımız "Benim adım 'Ali'/'Ayşe' " diye sorguluyor muyuz bu durumu? Ali/Ayşe yerine Osman/Nuriye olsaydı her şey daha farklı olur muydu? İçimizdeki "biz" şuankinden daha başka bir şey mi olurdu? Ya da dış görünüşümüz değişir miydi?
Bazen farklı gözüküyor her şey insanın gözüne. Elimize bakıp "Ne garip şey! Böyle beş parmaklı, kemikli etli bir çıkıntıcık ve kullanım sıklığım inanılmaz!" diyoruz. (Ya da en azından ben diyorum) Sonra durumun şaşkınlığı içerisinde inanmak istercesine sıkıyoruz, dokunuyoruz, elliyoruz . Gerçekten de orada beş parmaklı, etli kaslı kemikli ve mevcut! bize ait ve bizim bir parçamız. Öyle sahiplenmişiz ki, "elim" diyoruz. Belki de bizim değil de ellerindir, kim bilir?!
Yazım tarihi: 28.08.07
Yazım saati : 03:38
Anekdotlar vol.1
Her şey bir sebep yüzünden gerçekleşir ve her işte bir hayır vardır. Küçükken bu "hayır"ı hep "evet"in tersi olarak algılar ve dolayısıyla "olumlunun tersi", yani "olumsuz" olarak düşünürdüm. Sonra anladım ki, hayır denen şey çok başka bir şeymiş.
Her işte bir hayır var sahiden. O kadar ufak şeylerle karşımıza çıkabiliyor ki bu karşımıza, sinir bozucu olabiliyor bile çoğunlukla. Örneğin, yağmur yağarken balkonda ıslanmadan sigara içme çabaları sırasında, balkonda yerde duran koca bir pufun ıslanmasın diye itinayla duvara dayanmasının ardından fütursuzca esen ve pufu ıslak zemine deviren rüzgara "aman be!" diye sitem etmişken, hayatta en çok nefret ettiğiniz şeylerden biri olan böceğin itinayla duvara tırmanışını ve muhtemel bir şekilde size çaktırmadan odaya girişini engellemiş olan o fütursuz rüzgar, aslında bir hayırdır. Heh, tabii kime göre bakıyorsanız, ona göre de değişir herhalde hayır mı şer mi. Böcek için pek hayırlı olduğu söylenemez herhalde. Sonuçta, kim bir plaj terliğiyle ezilmek ister ki? Mevzu bahis böcek ben olmadığıma göre hayrı bana, şerri ona.
yazım tarihi: 28.08.07
yazım saati : 03:28
Her işte bir hayır var sahiden. O kadar ufak şeylerle karşımıza çıkabiliyor ki bu karşımıza, sinir bozucu olabiliyor bile çoğunlukla. Örneğin, yağmur yağarken balkonda ıslanmadan sigara içme çabaları sırasında, balkonda yerde duran koca bir pufun ıslanmasın diye itinayla duvara dayanmasının ardından fütursuzca esen ve pufu ıslak zemine deviren rüzgara "aman be!" diye sitem etmişken, hayatta en çok nefret ettiğiniz şeylerden biri olan böceğin itinayla duvara tırmanışını ve muhtemel bir şekilde size çaktırmadan odaya girişini engellemiş olan o fütursuz rüzgar, aslında bir hayırdır. Heh, tabii kime göre bakıyorsanız, ona göre de değişir herhalde hayır mı şer mi. Böcek için pek hayırlı olduğu söylenemez herhalde. Sonuçta, kim bir plaj terliğiyle ezilmek ister ki? Mevzu bahis böcek ben olmadığıma göre hayrı bana, şerri ona.
yazım tarihi: 28.08.07
yazım saati : 03:28
Kaydol:
Yorumlar (Atom)