Cuma, Aralık 26
Nar mi? O da ne? iPhone'dur o, yaniliyorsun!
Teknoloji geekleri bilirler, teknolojinin boku palanganin icadiyla cikti. Heh, degil tabii, kandirdim sizi! Ama sanirim su günlerde, hayatimda ilk defa teknolojinin boku cikmisligini idrak etmekteyim.
Sene 2007 idi, duydum ki bir alet yapmis Apple, iPhone'un telefonsuz hali temelde, iPod Touch adinda, bildigin MP3 Player aslinda ama internete giriyor, touch screen falan, dokunup mincikliyorsun sürekli, hem akilli hem seksi! Aldik, uzun bir yolculuktan sonra evimize geldi, hayatimiza girdi. Kisa bir sürede ailedeki herkesin sevgisini kazandi. Anneannem bile sevmis gözüküyordu. Üstelik o zamanlar bu 8gb'lik dokunmatik yaratigin potansiyelinden haberdar bile degildik. -Isteyenler, skolastik düsüncedeki "Akt und Potenz" olayina da girebilirler, inceleyebilirler nedir ne degildir.(iPod Touch'dan bahsetmiyor tabii Aristo. Öyle mi sandiniz? Daha neler!) -
Aletin icinde bir senedir sakli duran potansiyel, iki gün önce aciga cikti. Iyi haber; artik isin cilki cikmis(iyi anlamda ama), akliniza gelebilecek her türlü sey icin gerekli ve gereksiz olmak üzere application cikartmis developer geekler. Kötü haber; yeni bir haber degil bu, ben yeni yeni takip etmeye basladim. Birakin applicationi falan, updateleri bile yapmiyordum ben adam gibi.
Bu application cilginligina girdikce, isin icinden cikilamaz hale geldigini anladim. MP3 Player diye almistim oysa ben onu. Simdi neler neler yapiyor namussuz, bir bulasik yikamadigi kaldi! Onu yapan application da gelistirilirse, acik acik söylüyorum buradan; Amsterdam'a gidip evlenirim ben iPod'umla! Dünyada ilk defa, "Pazardan aldim bir tane, eve geldim bin tane. Nedir bu?" sorusu "iPod Touch/iPhone" diye cevaplanabiliyor sayin okurlar. Nar denen, artik bilmecelere bile konu olmaktan aciz meyvenin pabucu dama atildi.(Sevmem zaten ben hic.)
Simdi bunun icin bütün krediyi Apple'in almasina izin vermemek lazim tabii.(Evet, Ingilizce'den cevirdim oldugu gibi) Symbian ve Android sistemleriyle calisan her bir "cihaz"(Yazicioglu agziyla konusmak gerekirse), bu birbirinden sahane applicationlari destekleyebilmekte. T-Mobile getirse su G1'i de, kendi reviewlarimizi yazabilsek artik.
Kapanis konusmami yaparken, buradan iPhone'u olan tüm arkadaslarima ve G1 Android'i kullanmakta olan tüm dünyalilara* selamlarimi, sevgilerimi gönderiyorum. Son olarak, I think I'm in love with technology diyor ve esen günler diliyorum!
Özge Ergün, Dünyadan biHaber, Viyana
*Uzaylilari da dislamamak lazim tabii. Ama herhalde onlar icin Symbian'mis, Android'mis eski teknolojidir bunlar. Kullanan uzayli kalmadi diye duydum. Azinlik olduklari icin gözardi etmeyelim yine de, onlari da selamlayalim. Ama sayet o azinliga dahilseniz, bütün saygimi bir kenara iterek su soruyu da soruyorum size sayin Symbian/Android kullanicisi uzayli; cildirdin mi sen?! Pepsi** der ki, daha fazlasini iste! O zaman git ve daha fazlasini iste seni nalet yaratik!(Saka lan, severim sizi!)
**Pepsi, Dünya gezegeninde bir kola markasidir. "Pepsi der ki" diye girince cümleye, Odovari bir dünyali falan sanma yani. Hah, kola mi ne? Bosver, uzun hikaye. Niye icildigini hala kimse bilmiyor.
Çarşamba, Aralık 24
A Foggy Day (In London Town) söyle gider;
I was a stranger in the city
Out of town were the people I knew
I had that feeling of self-pity
What to do? What to do? What to do?
The outlook was decidedly blue
But as I walked through the foggy streets alone
It turned out to be the luckiest day I've known
A foggy day in London Town
Had me low and had me down
I viewed the morning with alarm
The British Museum had lost its charm
How long, I wondered, could this thing last
But the age of miracles hadn't passed,
For, suddenly, I saw you there
And through foggy London Town
The sun was shining everywhere
Benim durumumdan ayrildigi üc nokta var sadece. Ilki, sarki Londra'dan bahsetmekteyken, ben Viyana'dayim. Ikincisi, sarkida muhtemelen "you" ile kastedilen bir sevgilidir. Benim arayisinda oldugum "you" ise "Iste budur!" diyecegim müstakbel arkadasim, buralari katlanilir kilan insandir bir diger deyisle. Ücüncüsü (en önemlisi de bu kanimca), Dinah Washington sokakta yürür iken sisli gününde(buraya kadar uyuyor, Dinah Washington olmam disinda), o gün hayatinin en sansli günü haline geliyor. Bu gerceklesmedi benim icin henüz. Cümlenin sonundaki "henüz", hala bu beklentime dair ümidimi yitirmedigim anlamina geliyor. Ümidi yitirmemek gerekiyor zaten, degil mi?(Hayir, NLP geyiklerine falan girmeyecegim, telasa mahal yok!)
Belki yarin(yani bugün aslinda ama yine yatip kalkmadan önceki günü, ertesi günden saymamacalar) sokaga ciktigimda, sislerin arasindan "you" gözükür. Hayatimin en sansli günü olur. Üstelik Marion Black ne demis? Who knows what tomorrow will bring?
Yarini bekleyip görecegiz sanirim...
Edit: "Yarin"i da gördük, ondan sonraki günleri de...Hicbirisinde karsima cikmadi o "you" denen kisi. Istanbul'da gecirmekte oldugum su günlerimde tekrar anliyorum ki, o "you" hala Istanbul'da ve saniyorum o Istanbul'daki kisi, hep "you" olarak kalacak..--23.02.2009 01:06
Salı, Aralık 23
daldan dala
"daldan dala" diyince, aklima bir seyler geliyor. sanki bir vidyo, sanki bir sarki, remix. ama ne icin, kim icin? bunlardan emin degilim. ne oldugunu tam hatirlayamasam da, aklimin "türkiye gündemine dair hatirlananlar" köseciginde bir yerlerde, agzimda dalga gecilmislik ve sayica kücümsenemeyecek bir kitlede ülke gündemine oturmusluk tadi birakiyor. bütün bu hatirlamaz durumumu ifade etmek yerine, kadim dostum google'a "daldan dala" yazarak, tekrar hatirlatabilirdim kendime bunu. hafizami tazelerdim tuvalet aynasinda makyaj tazeler gibi...(nadir de olsa yapmisligim var simdi bu makyaj tazelemeyi, fikir olarak bir sekilde garip gelmesine ragmen) ama en can alici bilgiyi hatirliyorum "daldan dala" ile ilgili; olur da bir gün unutursan, hatirlama ihtiyaci cekilmeyecek kadar gereksiz bir sey oldugu! zaten nadiren unutmuslugundan memnun olur insan ve sahiden unutmak istediklerini de bir türlü unutamaz, bari bunu unutmusken hatirlamayayim tekrar. harddisk'te yer acilmistir belki bu sayede. unuttum ve bu nimetin, kiymetini bilmekteyim.
basliga uygun olmak adina, daldan dala atlayayim yine. (kafa karistirmasin, hala bu yazinin amacina deginmedim.) ülke gerceklerine dair unutmak istedigim pek cok sey var. örneklendirecek degilim burada, ne hafizam ve/veya bilgim yeter, ne ömrüm! sadece buradan tüm türkiye'ye, özellikle son zamanlarda cigrindan cikmiscasina ve suursuzca sacmalayan her bir bireye("devlet büyükleri" adi altindakilere "en milliyetcisinden osmanli tokadi" atmayi uygun görüyorum!) tek tek, utanmadan cekinmeden tokat atma istegimi dile getirecegim. ve "kendinize gelin artik be!" diye de bagirmak istiyorum. anlasilan, "insanlar" insanliklarina dair her degeri, "beyin"lerine ait her hücreyi yitirmis ve kendinden gecmiscesine akla mantiga sigmayacak cümleler sarf etmekteler fütursuzca. hala oldukca üzeri kapali konusmakta oldugumun farkindayim ama yine de hangi olay(lar) hakkinda konustugum ve bu mesajimin kim(ler)e gittigi acikligini sürdürüyor diye düsünüyorum. o kadar cok konustum ki son zamanlarda, beynimden gecirdim ki detaylica, icimdeki bütün kin kusmugunu su satirlara da dökmeye tahammül edebilecegimi zannetmiyorum. pilavdan döndüm sanmayin, kasigim kirilmasin henüz! yolun basindayiz daha...
yazinin amacina gelecek olur isek, daldan dala atlama sorunuma deginecegim. bu yazida ziyadesiyle örneklemis olmanin yani sira, aslinda sadece konusurken yapmiyorum bunu. hayatima dair her konuda yapmaktayim bunu. zaman zaman da tam tersi oluyor, bir seye gereginden fazla zaman harciyorum. bu da "bokunu cikartmak" ile ilgili sorunum ama buna baska bir yazida deginecegiz. yine alakali gördügüm "erteleme ve yumurtanin kapiya dayanmasini inatla bekleme sendromu"nu da bir baska yazimda konu etmeyi borc biliyorum sizlere. daha fazla heinrich böll üslubuna kacmadan, sadede gelelim...
daldan dala atlamaya dönüyoruz. maymun istahlilikla birinci dereceden kuzen olan bu sorun, gün gectikce daha da sik boy göstermeye basladi. mesela bugün farkettim ki, üzerinde ugrastigim isi sürekli degistirmem sonucu, en sonunda bir sey yapamaz hale gelmisim. cünkü odaklanma olmayinca, verimlilik de olmuyor tahmin edilecegi gibi. bu daldan dala atlama sendromu, yapacak isimin cok olmasindan midir("cok mesgulüm yahu!" mesaji yok burada, sadece kendimi mesgul etmek icin yaratabildigim secenek cok. yanlis anlasilmasin!), yoksa ilgimi cok cabuk yitirmemden midir henüz karar veremedim. karar verme asamamda bile daldan dala atlamaktayim hatta! neticeye bakacak olursak, en ufak seyin bitmesi haftalar aliyor zaman zaman. 3 haftadir evin tadilati ile mesgulüm sürekli. simdiye kadar yapabilmis olduklarim, aklimdaki fikirlerle kiyaslandiginda daha ise baslamamis gibi hissediyorum kendimi.
okuru tatmin etmek acisindan zorlama bir sonuca baglayacak degilim bu yaziyi. zaten sonuca baglayabilmis olsaydim, ya bu konu hakkinda bir sey yazmaya gerek duymazdim, ya da ibret hikayesi basligi altinda toplardim konuyu. halihazirda böyle bir sonuclandirma söz konusu degil. dolayisiyla noktalayarak bitirecek olsam da yazimi, icerik acisindan üc noktali olarak kalacak simdilik(belki de her zaman).
not: her bir günümün dogumu ve ölümü bu daldan dala atlamalar ile seyrededursun, yaziyi okur iken explosions in the sky'dan the birth and death of the day adli parcayi dinleyiverin...
daha da önemli not: olur da "daldan dala"nin neyin nesi oldugunu hatirlayanlardansaniz, lütfen yorum, e-mail vesaire atarak hatirlatmayiniz allah askina. birakin da tadini cikartayim!
basliga uygun olmak adina, daldan dala atlayayim yine. (kafa karistirmasin, hala bu yazinin amacina deginmedim.) ülke gerceklerine dair unutmak istedigim pek cok sey var. örneklendirecek degilim burada, ne hafizam ve/veya bilgim yeter, ne ömrüm! sadece buradan tüm türkiye'ye, özellikle son zamanlarda cigrindan cikmiscasina ve suursuzca sacmalayan her bir bireye("devlet büyükleri" adi altindakilere "en milliyetcisinden osmanli tokadi" atmayi uygun görüyorum!) tek tek, utanmadan cekinmeden tokat atma istegimi dile getirecegim. ve "kendinize gelin artik be!" diye de bagirmak istiyorum. anlasilan, "insanlar" insanliklarina dair her degeri, "beyin"lerine ait her hücreyi yitirmis ve kendinden gecmiscesine akla mantiga sigmayacak cümleler sarf etmekteler fütursuzca. hala oldukca üzeri kapali konusmakta oldugumun farkindayim ama yine de hangi olay(lar) hakkinda konustugum ve bu mesajimin kim(ler)e gittigi acikligini sürdürüyor diye düsünüyorum. o kadar cok konustum ki son zamanlarda, beynimden gecirdim ki detaylica, icimdeki bütün kin kusmugunu su satirlara da dökmeye tahammül edebilecegimi zannetmiyorum. pilavdan döndüm sanmayin, kasigim kirilmasin henüz! yolun basindayiz daha...
yazinin amacina gelecek olur isek, daldan dala atlama sorunuma deginecegim. bu yazida ziyadesiyle örneklemis olmanin yani sira, aslinda sadece konusurken yapmiyorum bunu. hayatima dair her konuda yapmaktayim bunu. zaman zaman da tam tersi oluyor, bir seye gereginden fazla zaman harciyorum. bu da "bokunu cikartmak" ile ilgili sorunum ama buna baska bir yazida deginecegiz. yine alakali gördügüm "erteleme ve yumurtanin kapiya dayanmasini inatla bekleme sendromu"nu da bir baska yazimda konu etmeyi borc biliyorum sizlere. daha fazla heinrich böll üslubuna kacmadan, sadede gelelim...
daldan dala atlamaya dönüyoruz. maymun istahlilikla birinci dereceden kuzen olan bu sorun, gün gectikce daha da sik boy göstermeye basladi. mesela bugün farkettim ki, üzerinde ugrastigim isi sürekli degistirmem sonucu, en sonunda bir sey yapamaz hale gelmisim. cünkü odaklanma olmayinca, verimlilik de olmuyor tahmin edilecegi gibi. bu daldan dala atlama sendromu, yapacak isimin cok olmasindan midir("cok mesgulüm yahu!" mesaji yok burada, sadece kendimi mesgul etmek icin yaratabildigim secenek cok. yanlis anlasilmasin!), yoksa ilgimi cok cabuk yitirmemden midir henüz karar veremedim. karar verme asamamda bile daldan dala atlamaktayim hatta! neticeye bakacak olursak, en ufak seyin bitmesi haftalar aliyor zaman zaman. 3 haftadir evin tadilati ile mesgulüm sürekli. simdiye kadar yapabilmis olduklarim, aklimdaki fikirlerle kiyaslandiginda daha ise baslamamis gibi hissediyorum kendimi.
okuru tatmin etmek acisindan zorlama bir sonuca baglayacak degilim bu yaziyi. zaten sonuca baglayabilmis olsaydim, ya bu konu hakkinda bir sey yazmaya gerek duymazdim, ya da ibret hikayesi basligi altinda toplardim konuyu. halihazirda böyle bir sonuclandirma söz konusu degil. dolayisiyla noktalayarak bitirecek olsam da yazimi, icerik acisindan üc noktali olarak kalacak simdilik(belki de her zaman).
not: her bir günümün dogumu ve ölümü bu daldan dala atlamalar ile seyrededursun, yaziyi okur iken explosions in the sky'dan the birth and death of the day adli parcayi dinleyiverin...
daha da önemli not: olur da "daldan dala"nin neyin nesi oldugunu hatirlayanlardansaniz, lütfen yorum, e-mail vesaire atarak hatirlatmayiniz allah askina. birakin da tadini cikartayim!
Perşembe, Kasım 27
tam da...
"tam da.."larla baslayan cümlelerin sonu hep beklenenin aksine biter "tam da" kalibinin dogasi geregince. aslinda iki cesit "tam da" cümlesi mevcut. diger ceside ikinci paragrafta degineegiz. simdilik beklenenin aksine bitenlerindeyiz. "tam da dünyayi yok etmeye karar vermisken, dünyanin ne güzel bir yer oldugunu anladi.", "tam da kahve siparis edecekken, risotto yemeye karar verdi. ", "tam da ise gidecekken, telefon acip istifa etti."...hep bir vazgecme, fikir degistirme var bu tip 1 "tam da" cümlelerinde.
tip 2'ye bakacak olursak, farkli bir anlamin yüklenmis oldugunu görecegiz. tamamen alakasiz bir farklilik degil bu, yine ortak olduklari noktalar var anlam bakimindan. ama detayina inildiginde, daha cok zamana odaklidir tip 2. tip 1 ise zamandan ziyade, fikir degisimini, vazgecmeyi vurgular. "tam da siparis verecekken, garson düstü bayildi.", "tam da evlenecekken, müstakbel kocasi öldü.", "tam da cani sikilmisken, gülümseyen bir fil gördü" gibi örnekler verilebilir tip 2'ye.
ben demin tip 1'e örnek bir cümle kurdum hayatimda. hayatimda kurdum diyorum cünkü öyle sesli olarak kurdugum bir cümle degil bu. sayet bir film olsaydi yasadigim zaman, yaptiklarimi izleyen birisi hareketlerim su cümle ile özetlerdi; "tam da dislerini fircalayip yatmaya gidiyorken, bu gece uyumamaya karar verdi."
bu saatte bundan iyisi can sagligi, ruh sagligi, agiz ve dis sagligi vs. vs.......
tip 2'ye bakacak olursak, farkli bir anlamin yüklenmis oldugunu görecegiz. tamamen alakasiz bir farklilik degil bu, yine ortak olduklari noktalar var anlam bakimindan. ama detayina inildiginde, daha cok zamana odaklidir tip 2. tip 1 ise zamandan ziyade, fikir degisimini, vazgecmeyi vurgular. "tam da siparis verecekken, garson düstü bayildi.", "tam da evlenecekken, müstakbel kocasi öldü.", "tam da cani sikilmisken, gülümseyen bir fil gördü" gibi örnekler verilebilir tip 2'ye.
ben demin tip 1'e örnek bir cümle kurdum hayatimda. hayatimda kurdum diyorum cünkü öyle sesli olarak kurdugum bir cümle degil bu. sayet bir film olsaydi yasadigim zaman, yaptiklarimi izleyen birisi hareketlerim su cümle ile özetlerdi; "tam da dislerini fircalayip yatmaya gidiyorken, bu gece uyumamaya karar verdi."
bu saatte bundan iyisi can sagligi, ruh sagligi, agiz ve dis sagligi vs. vs.......
Salı, Ekim 21
degdi.
Degmis bekledigime. Bekledigim kadar güzelmis "Achilles and the Tortoise"...
Itinayla ve israrla izleyiniz!
Itinayla ve israrla izleyiniz!
Çarşamba, Eylül 17
bu sehirde zaman görecelilik sinirlarini zorluyor. normal hizda gecmedi henüz hic. ya cok hizli geciyor, ya hic gecmiyor. en kötüsü de o! zaman kendi kendine zaten gecen giden bir sey, degil mi? yani zamanin gecmemesi icin, ekstradan durdurmak adina bir takim "gelismelerin" olmasi lazim. bu durumda, bahsettigim gelismeler, hic bir gelismenin olmamasi. sürekli bir bosluk. isin kötüsü, hicbir sey olmuyor da degil aslinda. bir takim isler, gelismeler var olmasina ama, olsalar da olur, olmasa da. isin sonucunda zamani gecirmiyorlar. öyle bir hale geliniyor ki, gelismelerin olmasi degil, zamanin gecmesi oluyor amac. gelisme olusturmak icin zamana ihtiyac duymak yerine, zamanin gecmesini saglayabilmek icin gelisme arar hale geliyor insan. kisaca, "bos" yasamaya basliyor. bir garip iste. fazla hüzünlü müzik dinledim son "zaman"larda. ondan olsa gerek bu bos konusma da..
Salı, Eylül 9
da-kik-kak-kik-kak
Bir zamanlar kolumda saat olmadan yasayamayacagimi zannederdim. Ama uykuya dalamama sorunumu daha da körükledigi icin, bir sene kadar önce vazgectim saat takmaktan. Baslangicta geceleri yatarken cikartip, sabah uyaninca takardim. Bir süre sonra uyku sersemligiyle, ya da yavaaascana hazirlanip can havliyle kendini disariya atmaktan, unutur oldum saat takmayi. Derken hic takmamaya basladim.
Swatch kullanicilari bilirler, saniye göstergesi olan analog Swatchlar'da, gece yatinca, ortalik sessizlesince bir sey carpar göze.(Kulaga aslinda daha cok) Tik-tak-tik-tak! O kadar yüksektir ki üstelik sesi, belirli bir sürenin üzerinde dikkat ederseniz buna, bir daha kurtulamazsiniz. Cünkü zamanin bilincinde sürüklenir gidersiniz o tik-taklarda. Sonra daha beteri olur. Benim gibi "yataga yatinca, düsünmekten uykuya dalamayanlar" bilirler yine, o tik-taklar yüzünden, tee hangi olaylara takilip gidilir. Anlik problemler gözden gecirilir, dünya kurtarilir ya da daha da dibe batar o zaman zarfinda. Bir ara düsünceler durulur gibi olur, iste ondan sonra da en fenasi baslar. Uyumak icin kisitli zamanin oldugu bilindigi icin, bir an önce uykuya dalmaya calisilir. Ama nafile. Zamanin gectigi bilindikce ve 4 saat sonra uyanmak zorunda oldugunu bildikce, o tik-taklarin sesi yükseliverir. Ne sokaklardan arabalar gecer, ne komsunun televizyonu duyulur. Sadece minicik bir saatten cikan kocaman bir ses kaplar ortaligi. Simdi gel de uyu!
Tabii sürekli saate bakma aliskanligi, kolay giden bir sey degil. Her aliskanlik gibi diyelim. Kol saatimin yerini, cep telefonu alir oldu bir süre sonra. Derken dama atildi kol saatimin yeri. Ve bir hafta kadar önce tekrar saat takmaya basladim. Hala cep telefonuna bakmak icin, bavul gibi cantanin icinde minicik telefon ariyorum haril haril. Koldaki unutuldu ne de olsa artik.
Ama aslinda, sebeb-i izahim uyku problemlerim ve saatlerimle olan maceralarim degil. Beni hayrete düsüren dakiklikler. Bugün Deniz'e anlatiyordum; aksamlari bilgisayar basindayken, zaman bambaska bir hale bürünüyor, süblimlesiyor bir anda. Belli bir saatten sonra kapinin önünden gecen otobüsün sesleri kesiliyor. O zaman anliyorum ki, saat 22.30'u gecmis. Sadece tramvay sesleri geliyor. Bir süre sonra onlar da kesiliyor. O zaman anliyorum ki saat 00.40 olmus. Sonra tekrar otobüs sesleri gelmeye basliyor. O zaman anliyorum ki 01.10 olmus saat, Night Linelar calismaya baslamis. Ama eger Night Linelar'in da sesi kesilmisse ve bunu farkediyorsam, zaten durum cok fena. Cünkü o zaman saat 05.00 olmus. Oldu olacak yarim saat daha beklerim, 05.30'da tramvay cikar zaten sahneye. Kant'in evden cikmasina göre saatin kac oldugunu anlayan cemaate benzedim. Hayatimda ilk defa dakikliginden sasmayan bir sey buldum kendime. Sadece "zaman" kavrami yüzünden bile ayri bir yeri var Viyana'nin gönlümde. Viyana'nin göbegine bir meteor düsse, yollar raylar cigrindan ciksa, zaman mevhumumu kaybedecegim. Otobüs sesleri geldi demin yine. Saat 01.10 olmus demek ki...
Swatch kullanicilari bilirler, saniye göstergesi olan analog Swatchlar'da, gece yatinca, ortalik sessizlesince bir sey carpar göze.(Kulaga aslinda daha cok) Tik-tak-tik-tak! O kadar yüksektir ki üstelik sesi, belirli bir sürenin üzerinde dikkat ederseniz buna, bir daha kurtulamazsiniz. Cünkü zamanin bilincinde sürüklenir gidersiniz o tik-taklarda. Sonra daha beteri olur. Benim gibi "yataga yatinca, düsünmekten uykuya dalamayanlar" bilirler yine, o tik-taklar yüzünden, tee hangi olaylara takilip gidilir. Anlik problemler gözden gecirilir, dünya kurtarilir ya da daha da dibe batar o zaman zarfinda. Bir ara düsünceler durulur gibi olur, iste ondan sonra da en fenasi baslar. Uyumak icin kisitli zamanin oldugu bilindigi icin, bir an önce uykuya dalmaya calisilir. Ama nafile. Zamanin gectigi bilindikce ve 4 saat sonra uyanmak zorunda oldugunu bildikce, o tik-taklarin sesi yükseliverir. Ne sokaklardan arabalar gecer, ne komsunun televizyonu duyulur. Sadece minicik bir saatten cikan kocaman bir ses kaplar ortaligi. Simdi gel de uyu!
Tabii sürekli saate bakma aliskanligi, kolay giden bir sey degil. Her aliskanlik gibi diyelim. Kol saatimin yerini, cep telefonu alir oldu bir süre sonra. Derken dama atildi kol saatimin yeri. Ve bir hafta kadar önce tekrar saat takmaya basladim. Hala cep telefonuna bakmak icin, bavul gibi cantanin icinde minicik telefon ariyorum haril haril. Koldaki unutuldu ne de olsa artik.
Ama aslinda, sebeb-i izahim uyku problemlerim ve saatlerimle olan maceralarim degil. Beni hayrete düsüren dakiklikler. Bugün Deniz'e anlatiyordum; aksamlari bilgisayar basindayken, zaman bambaska bir hale bürünüyor, süblimlesiyor bir anda. Belli bir saatten sonra kapinin önünden gecen otobüsün sesleri kesiliyor. O zaman anliyorum ki, saat 22.30'u gecmis. Sadece tramvay sesleri geliyor. Bir süre sonra onlar da kesiliyor. O zaman anliyorum ki saat 00.40 olmus. Sonra tekrar otobüs sesleri gelmeye basliyor. O zaman anliyorum ki 01.10 olmus saat, Night Linelar calismaya baslamis. Ama eger Night Linelar'in da sesi kesilmisse ve bunu farkediyorsam, zaten durum cok fena. Cünkü o zaman saat 05.00 olmus. Oldu olacak yarim saat daha beklerim, 05.30'da tramvay cikar zaten sahneye. Kant'in evden cikmasina göre saatin kac oldugunu anlayan cemaate benzedim. Hayatimda ilk defa dakikliginden sasmayan bir sey buldum kendime. Sadece "zaman" kavrami yüzünden bile ayri bir yeri var Viyana'nin gönlümde. Viyana'nin göbegine bir meteor düsse, yollar raylar cigrindan ciksa, zaman mevhumumu kaybedecegim. Otobüs sesleri geldi demin yine. Saat 01.10 olmus demek ki...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)